Gazetelerin verdiği habere göre, Kanadalı mucit Charles Bombardier, sesten 24 kat daha hızlı giden bir uçak tasarladı. Antipode adı verilen uçağın 10 koltuklu olması ve saatte yaklaşık 20 bin kilometre kat etmesi planlanıyor. Bu gerçekleşirse İstanbul-New York arası seyahat süresi 25 dakikaya inecekmiş.

Yine 2016 yılının Şubat ayında ABD Ulusal Bilim Vakfı tarafından düzenlenen ve aralarında çağımızın en önemli fizikçilerinden birisi olarak gösterilen Kip Thorne’un da yer aldığı basın toplantısında; LIGO (Laser Interferometer Gravitonal Wave Observatory – Lazer İnterferometre Yerçekimi Dalgası Gözlemevi) Laboratuvarında ilk kez 14 Eylül 2015’te gözlemlenen kütle çekim dalgalarının varlığının kanıtlandığı açıklandı.

Peki bundan sonra ulaşım imkanlarının gelişmesi açısından insanlık yeterli tatmini duyup duracak mı? Yoksa daha gelişmiş ve daha hızlı ulaşım teknolojileri arayışına devam mı edecek? Elbette insanlık var oldukça teknolojik gelişme süreci de devam edecektir. “Ne zamana kadar?” diye soracak olursanız, “insanlığın sonuna kadar veya bu teknolojiyi insanlıktan devralacak medeniyetlerin sonuna” kadar diyebiliriz.

Bütün bu varsayımların sonucunda, insanoğlunun yarattığı medeniyetin bir gün teknolojik buluş ve gelişmelerin sınırına gelebileceğini söyleyebilir miyiz? İnsanlık bir nükleer savaşla yeniden taş devrine dönmez ise, belki insanoğlunun kendi yaratacağı teknolojilerle oluşturacağı robotlar bu ivmeyi insanoğlundan devralarak bilimsel gelişmeleri sürdürebilir. İnsanoğlunun bugün yarattığı medeniyetin, bu teknolojik ivme ile önümüzdeki yüz yıllarda kendi dünyası dışında başka dünyalarla iletişime geçebilecek yeni ve daha büyük teknolojik atılımlar yapabileceğini ümit edebiliriz.

Dönüp geçmişe baktığımızda insanoğlunun hayal ederek kurguladığı, kimilerinin ise olanaksız diyerek direttiği ve karşı çıktığı her şeyin zaman içinde gerçekleştiğini görürüz. Aslında bunda şaşılacak bir durum söz konusu değil. Çünkü evrenimizde gerçekliği oluşturan zaten bizim kendi bilincimizdir. Bilincimizde var olmayan hiçbir şey bizim için gerçek değildir. Eğer şeyleri hayal edebiliyorsak bunun gerçekleşebiliyor olması gerekir. Çünkü var olmayan veya var olamayacak bir şey, hayal de edilemez. Hayallerimiz, biriktirdiğimiz bilgilerin kombinasyonudur. Bilmediğimiz bir şeyle ilgili hayal kuramayız.

Evrende maddi olarak algıladığımız her şey enerjinin biçimlenmiş haliyse, düşünce formatımıza yüklediğimiz hayal gücümüzün sağladığı enerji ile hayallerimizin de gerçekliğini oluşturabiliriz. Bunu zaten yaşamımızın bir çok evresinde gerçekleştiriyoruz. Önce bilincimizde bir tasarım olarak oluşturduğumuz düşüncenin aşamalarına odaklanarak hedeflerimize varıyoruz.

Bir resim, bir heykel tasarlıyorsak veya bir eğitimle kariyer sahibi olmayı düşünüyorsak, önce hedefimize ulaşmak için gerekli koşulları oluşturuyoruz. Böylece azmin elinden bir şey kurtulmuyor. İçinde bulunduğumuz evrenin bütünsel (Holistic) olduğunu biliyoruz. Bu bütünsellikle sürekli bilgi alışverişimiz gerçekleşmektedir. Evrensel (Universal) ortamda sonsuz sayıda hareket eden atomlar bizi etkilerken, bizim evrene yolladığımız düşünce akımları da evrende bir karşılık bulmaktadır.

Bugün teknolojik imkânlarla tespit edilemeyen metafizik bir âlemin sınırları etrafında dolaşıyoruz. Son yıllarda Kuantum Fiziği madde ile ötesi arasındaki sınırları zorlamaya başlamıştır. Geleceğin fizikçileri yalnız madde ile değil, maddenin tinsel yanının da olduğunu hissedip keşfedeceklerdir. Bugün Eon adı verilen bu fenomenler, bireyin kendi üzerinde uygulayamadığı, ancak deneyimlerle elde ettiği bilginin maddeler içerisindeki aynı bilgiyle özdeşleşmesini sağlamaktadır. Bir diğer ifadeyle evrenimizde sonsuz miktarda var olan Eonlar, her davranışımızın, her düşüncemizin, her eylemimizin anlık ifadesiyle bilincimizde gerçeklikler oluşturmaktadır.

Bu gerçekliklerin sonsuz versiyonları da paralel evrenlerde aynı anda oluşabilirler. Bizim yarattığımız gerçeklikler, başkalarının yarattığı gerçekliklerle girişime uğrayarak sonsuz gerçekliklerin zincirleme doğmasına neden olmaktadır; tıpkı bir kaleydoskop gibi veya suya atılan birkaç taşın yarattığı dalgaların birbirlerine girişimi sonucu yeni dalga ve kırılmaların meydana gelmesi gibi.

Bu durumda her düşünce ve eylemimizin evrende bir karşılığı bulunmaktadır. Evrendeki düşünce deposunu bir oyun hamuru kitlesine benzetecek olursak, düşünce ve hayallerimiz bu düşünce hamurunu gerçekliğe çevirebilir. Sonsuz paralel evrenlerde varlığımızın, düşünce ve eylemlerimizin sonsuz versiyonları olabilir. Var olmayan veya var olamayacak bir durumu hayal edemeyiz. Bir şeyleri hayal edebiliyorsak bunun muhakkak bir kaynağı ve karşılığı vardır. “Uzay Yolu” dizisinde yıldızlar arası seyahati hayal eden insanoğlu, o zamanlar bunun bir fantezi olduğunu düşünebiliyordu. Bugün ise artık böyle bir teknoloji üzerinde ciddi olarak çalışılmaktadır.

Meksikalı fizikçi Miguel Alcubierre tarafından 1994 yılında gerçekleştirilen WARP DRIVE fizik kuramı, uzay gemilerinin ışıktan hızlı gitmeden ışıktan hızlı yolculuk etmesi prensibini ortaya koyuyor. Burada durup Işık Hızı üzerine biraz düşünelim. Işığın bir saniye içinde aldığı yol tam olarak 299.792.458 m/s’dir. Biz yuvarlak olarak bunu saniyede 300.000 km olarak biliriz. Işık Yılı ise ışığın bir yılda aldığı yolu ifade eder. Işık saatte 1 milyar 78 milyon kilometre yol alır. Bu hızla yolculuk etmek demek, Dünya etrafında bir saniye içinde 8 tur atmak demektir. Işık hızıyla giderseniz Aya iki buçuk saniyede, Güneşe ise yaklaşık 8 dakikada varırsınız.

Güneş sistemimizin içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisine en yakın Andromeda Galaksisi bir trilyon yıldıza ev sahipliği yapmaktadır ve Sanmanyolu Galaksisi ile arasındaki uzaklık yaklaşık olarak 2,2 milyon ışık yılıdır. Samanyolu Galaksisinin çapı yaklaşık 100 bin ışık yılıdır. Güneş Samanyolu Galaksisinin merkezine yaklaşık 26 bin ışık yılı uzaklıktadır. Güneş, Samanyolu’nun merkezi etrafında dönmektedir, bu dönüşünü yaklaşık 220 milyon yılda tamamlar.
Dünyada yaşayan bir insana göre ışık hızıyla Andromeda Galaksisine 2 milyon yılda gidilir. Ancak ışık hızında giden bir uzay gemisinde bulunan bir insan için zaman Dünyadaki insana göre çok yavaş akacağından, uzay gemisindeki astronot için sadece 23 yıl geçmiş olacaktır.

Peki, Andromeda Galaksisine imkânsız gibi görünen bu seyahati nasıl yapacağız? Seyahati hayal edebildiğimize göre bunun bir gerçekliği de olmalıdır. Yoksa böyle bir şeyi hayal edebilir miydik? Jules Verne, “Aya Seyahat” isimli romanını yazdığında böyle bir hayalin gerçekleşebileceğini kim ümit edebilirdi?

Bu hayal ancak WARP DRIVE yöntemiyle gerçekleşebilecektir. WARP DRIVE ne demektir? Bu yabancı terimin Türkçesi Çarpıtma-Bükme Sürüşü anlamına gelmektedir. Halen uzayda ışıktan hızlı yol almak için kullanılacak yöntem ve teknolojileri, NASA Warp Drive Projesi adı altında yürütmektedir.

Bu projeyi kısaca anlatacak olursak; Uzay gemisine monte edilen WARP motoru, uzay gemisinin etrafındaki uzayı bükmeye başlıyor. Böylece uzay gemisi bulunduğu mekânda hareket etmeden, belirlediği hedefle arasındaki uzayı bükerek kısa sürede hedefle bir araya geliyor. Yani bir bakıma uzay, geminin önünde halı gibi katlanıyor, böylece gemi uzayda hızlanmadan ve uzayda tek adım atmadan kendine doğru büzülen boşlukta yol alıyor.

Aslında uzay gemisi hiç kımıldamıyor; fakat uzay boşluğu tıpkı bir fabrikadaki taşıyıcı bant gibi hareket ederek gemiyi beraberinde ışıktan hızlı bir şekilde taşıyor, böylece uzay gemisinin mekânı değişiyor. Bu etkiyi WARP motorları uzay-zamanı büyük bir enerji ile bükerek sağlıyorlar.

Bir dosya kâğıdı düşünün: bu kâğıdın bir ucunda uzay gemimiz olsun, diğer ucunda da hedef gezegenimiz. Uzay gemisini hareket ettirmeden kağıdın iki ucunu bir araya getirirsek, aradaki mesafeyi sıfırlayarak uzay gemimizi hedefine ulaştırmış oluruz.

Dr. White ve ekibi, ışıktan 10 kat hızlı gitmeyi sağlayan 10 metre çağındaki bir WARP motoru oluşturmak için sadece 500 kg egzotik maddenin yeterli olduğunu düşünüyorlar. En yakın komşumuz yaklaşık 4,24 ışık yılı uzaktaki Proxima Centauri yıldızı olduğuna göre, bu hızla bu yıldıza 5 ayda gidebiliriz!

Uzay-zaman bükülebilmektedir, bu bükülmeyi şöyle anlatabiliriz: Düz ve gerilmiş bir yatak çarşafı düşünün, bu çarşafta hiç kırışıklık olmasın. İşte bu dümdüz çarşaf iki boyutla tanımladığımız uzay-zaman düzlemini ifade eder. Şimdi bu düzleme bir gezegeni simgeleyen demir bir bilye koyun. Bilye yatağa biraz gömülüp bir göçük yaratarak çarşafı da bükecektir. İşte zaman da bu şekilde demir bilye ile simgelediğimiz kütle yardımıyla bükülebilir.

Kütlenin artışı, bu kütlenin uzay-zaman düzleminin büküşünü arttırır. Kütle arttıkça göçük de artar. Eğer kütle ölçülemeyecek boyutlarda aşırı büyük olursa uzay-zaman düzlemi ışığı bile hapsedecek kadar göçecektir. O zaman bu göçük KARA DELİK olarak adlandırılır. Uzay-zaman bükülmesinin iki boyutlu çizimi uzay-zamanın geometrisini değiştirir. Bu bükülmüş geometri yerçekimi olarak tanımlanır.

Teknolojinin geometrik hızla artması sonucu, önümüzdeki yüzyılda insanoğlu hayallerinin de ötesinde bir dünya ile karşılaşacaktır. Bizim bugün yaşadığımız dünya ise, gelecek nesillerce belki de ilkel çağlar olarak yorumlanacaktır.

Bilim ve bilgiye sahip olan topluluklar yakın bir gelecekte Dünyamızın gerçek efendileri konumuna geçeceklerdir. İsmet BERKAN, 12 Şubat 2016 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan makalesinde şöyle yazmış:

KÜTLEÇEKİM DALGALARIYLA YAPILACAKLARI HAYAL ETMEK

“KÜTLEÇEKİM dalgalarının gözlenmesi, önümüze yepyeni bir fizik çıkaracak. Bazı eski tartışmalar bitecek, bazı yenileri başlayacak. Ama bunlar çok daha geniş bir yazının konusu, isterseniz yeni fizik konusunu önümüzdeki haftalara erteleyelim, daha pratik konularda ilgilenelim bu hafta, sıcağı sıcağına.

19. yüzyılın sanayi ve 20. yüzyılın elektronik devrimlerinin, yani dünyadaki insanların refahının tarihte daha önce görülmediği kadar hızla artışının arkasında iki büyük fizik devrimi yatıyor.

Bunlardan birincisi, termodinamik kanunlarının bulunması. Bu kanunlar bize sanayi devrimini, makineleri, fabrikaları, seri üretimi verdi.

İkincisi ise elektromanyetik radyasyonun keşfi ve insanın bu radyasyonu yönetebilir hale gelmesiydi. O da bize önce elektriği, sonra da elektroniği, telsizleri cep telefonunu, televizyonu vs verdi. Kuantum fiziği sayesinde bilgisayarlarımız oldu, robotlarımız oldu, bilgi kapasitemiz astronomik ölçekte büyüdü.

Şimdi kütleçekim dalgalarımız var. Eğer insanoğlu bu dalgalara da elektromanyetik radyasyonda olduğu gibi hâkim olmayı başarırsa (ki 100 yıldan kısa sürede başaracak), o zaman hayallerimizin bile bugün yetmediği imkânlarımız olabilir.”

Son söz: Kısacası önümüzdeki yıllar insanoğlunun küçük dünyasının büyük gelişme ve değişimlere sahne olacağı yıllar olacaktır. Birçok değerler ve taşlar yerinden oynayacak ve yeni bir çağa merhaba diyeceğiz.

Mustafa Süreyya SEZGİN

sunum-indir

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>