Gnothi  Seauton bir  Antik Yunan vecizesidir. “Kendini bil’’   anlamına gelen bu söz, Yunanistan’da Parnosos Dağı´nın Güneybatısında Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde  altın harflerle yazılıydı.

Yunan tanrıları  Apollo ve  Athena´ya ibadet edilen bir tapınak olan Delfi, bütün Yunan dünyası içinde Omphalos taşı ile (dünyanın göbeği, kozmosu yani düzenli evreni simgeleyen) Dünyanın ve evrenin merkezi olarak yüceltiliyordu.

“Kendini Bil”, bu deyiş en azından beş antik Yunan bilgesine mal edilmiştir. Bunlar; Spartalı Chilon, Miletli Thales, Sokrates, Pisagor, Atinalı Solon’dur. Bazı kaynaklar ise, bu deyimin Yunanlı şair Phemonoe’ye ait olduğunu söylemektedir.

“ilk ceza odur ki; hiçbir suçlu kendi yargıçlığından kurtulamaz.”  diyen Eski Romalı şair ve hiciv üstadı Juvenalis’e göre bu ilke, Cennet’ten  gelmektedir.

 ‘’Kendini Bil’’. İki kelimeden oluşan bu sözcük, aslında bir buz dağının ucu gibidir.  Kendimizi keşfedebilmek için, suyun altına, yani benliğimizin derinliklerine inmeliyiz. Eğer sığ sularda seyredip aranıyorsak, bu sözcükleri basit tanımlarla geçiştirip, yalnızca kendimizle ilgili su yüzeyinin üstündeki kısmı görür ve fazla yol alamayız.

Psikanalizde kullanılan ID (bilinçaltı), EGO (bilinç) ve SUPER-EGO (toplumsal kurallar; din, ahlak, töre, gelenek gibi) üçlemesi, ilahi dinlerdeki şeytan, nefis ve inanç üçlemesine benzetilmektedir.

Öyleyse “Kendini Bil” sözcüğünden hareketle, insanı bir sembol kabul edip, bu sembol yardımıyla, onun derinliklerine inmeye çalışmalıyız ve ancak kendimizin ne olduğunu bulabildiğimiz ölçüde, bu evrendeki yaşamımızın bir anlam kazanacağını bilmeliyiz.

Bilimsel araştırmalar bize, Bing Bang” diye adlandırılan büyük patlamanın yaklaşık 13,7 milyar yıl önce meydana geldiğini söylüyor. Genişleyen evrende galaksiler, yıldızlar, gezegenler oluşmuş ve bu gezegenlerden birine bağlı dünyamız üzerinde de organik yaşam başlamıştır.  Devam eden süreç içinde bizler, insanoğlu olarak ortaya çıkmış bulunmaktayız.

Niçin böyle bir olayın başladığı ve niçin bilinçli canlılar olarak bizlerin var olduğu konusu, sürekli düşüncelerimizi meşgul etmektedir. Bu konuda bilimsel bulgular ve varsayımlar yeterli olmadığı zaman, dinsel ve sezgisel düşüncelerimizle boşlukları doldurmaya çalışmaktayız.

Descartes, ‘’Düşünüyorum, öyleyse varım’’ demiş.  Aslında çok büyük bir anlam ifade eden bu cümlenin özeti;  var olmanın ilk şartını, bilincin oluşturmasıdır. Evreni algılayan, analiz eden ve sonuç çıkaran bilincimizdir.

Bilincimizin algılama alanına girmeyen ve onu aşan her şey bizim için mevcut değildir.  Evrende mevcut olup da bizim kendi boyutumuzda görüp algılayabildiğimiz atom miktarı, tüm evrenin ancak  % 4,6 ‘sını oluşturmaktadır.

Oysa Evren boş değildir. Evrenimizin % 72’si karanlık enerji ve %23’ü karanlık maddeden oluşmaktadır. Bunlar gerçektir, vardır ve çevremizi kuşatmış durumdadır. Ancak bizim algı alanımızın dışındadırlar.

İsviçre’deki CERN araştırma enstitüsünde yapılan son deneyler Higgs Bozonunu doğrular sonuçlar vermiştir. İngiliz kuramsal fizikçi olan Peter Higgs’in adı verilen ‘’Higgs alanını’’  bir diğer İngiliz fizikçi şöyle açıklıyor:

“Higgs alanı dediğimiz şey, bütün evrenin sahip olduğu tüm alanı ifade ediyor. Bu analojide de bir odayı dolduran tüm insanlar Higgs alanı olarak tarif edilebilir.

Higgs Bozonunu, bir oda içerisindeki insanlar arasında yayılan dedikodu sonucunda tüm insanların küçük bir alanda toplanması ve diğer alanların boş bir hale gelmesi gibi anlatabiliriz.

“Yine analojiye göre odaya ünlü bir kişi giriyor ve odadaki insanlar bu ünlü kişinin etrafını sarıyorlar. Bu ünlü kişinin odaya girdiği andan itibaren insanların etrafını sarmasından ötürü yürümesi zorlaşıyor ve sarf ettiği enerji de artıyor.

Ünlü kişi, etrafını saran insanlarla birlikte bu odada yürümeye çalıştığında,  çok fazla enerji harcamak zorunda kalacaktır. Bu durumda odanın seyrekleşen alanı içine yeni giren bir kişi, oda içerisinde daha kolay yürüyecektir.”

“İşte Higgs Bozonu da evrendeki bu alan içerisinde ortaya çıkan uyarılmalar sonucunda bazı parçacıkların tek bir yerde kümelenmiş halini ifade ediyor.  Biz de bu kümelenmeleri madde olarak algılıyoruz. Madde yoğunlaşmış enerjidir. Algılayamadığımız alanda ise, algılayamadığımız madde ve enerji varlığını sürdürüyor.

Bir başka ifadeyle algıladığımız madde,  topak haline geldiği için elek üzerinde kalarak,  bilincimizde imaj yaratan taneciklerdir. Ancak etrafımızı saran algılayamadığımız tanecikler de mevcut olup, gerçektirler.

İnsanoğlu, 86 milyar civarında nöron içeren ve bu nöronların her birinin, kendisi gibi 10 bin civarında nöronla bağlantı kurarak merkezi sinir sistemini yöneten harika bir beyine sahiptir.

Ancak bilindiği üzere beynimizin çok düşük bir yüzdesini kullanırız. Bunun nedeni aslında sinir hücrelerinin (yani bilgi depolayan nöronların) kullanılmadıkları için kendi kendilerini yenileyebilme özelliklerini yitirmiş olmalarıdır.

Kullanma ihtiyacı duymadığımız için beynimizde ölü nöronlardan oluşmuş boş alanlar vardır. Yani bir bakıma Higgs kuramına benzetecek olursak, önemli bir kişi odaya girmediği veya dedikodu üretilmediği için seyrekleşen alanlar oluşmuştur.

Çoğu zaman ‘’Eşref-i Mahlûkât’’ (Yaratılmışların en şereflisi) olarak yüceltilen insanoğlu, aslında kendine verilen bilinç kapasitesinin ve yeteneğinin farkında değil ve kendisine bu yetenekleriyle birlikte yüklenen sorumlulukları da idrak edememektedir.

İnsanoğlu kendi varlığında barındırdığı milyarlarca canlı hücrelerle birlikte aslında evrenin küçük bir modeli olup, olumlu olumsuz her davranışıyla evrende bir etkinlik yaratmaktadır.

Bir başka değişle, aslında Evrenin ve insanlığın kaderi,  yine insanoğlunun bilinciyle şekillenmektedir.  Kendi evrenimizde bilincimize açık % 4,6 miktardaki madde üzerindeki sınavımız bu kaderin belirlenmesinde etkin bir rol oynayacaktır.

Dinsel metinlerden çıkardığımız sonuç üzerine diyebiliriz ki; Dünyadaki varlığımızın amacı deneyim yaşayarak keşfetmektir. Yaratıcımız,  varlığının keşfedilmesini arzuladığı için evreni ve bilinçli canlıları yaratmıştır.

Evrende mevcut bulunan her zerre, birbiriyle ilişkili olup evrensel birliği oluşturur. Sebep-sonuç ilişkilerine bağlı olarak evrende belli yasalar hüküm sürmektedir. İnsanoğlunun amacı ise bu yasaları birer birer keşfederek yaratana ulaşmaktır.

Ancak bunu başarabilmesi için, insanoğlunun önce Yaratana ulaşabilecek ve onu kavrayabilecek bir bilinç düzeyinde olması gerekir. Oysa yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bugün kendi dışına odaklanan insanoğlu bir tahmine göre beyin kapasitesinin ancak % 10’luk bir bölümünü kullanabilmektedir.

Kendi varlığının amacını idrak edemeyen, evrensel değil, kişisel maddi çıkar ve egolara koşullanmış olan insanoğlu,  bilimsel alanda ne kadar ilerlerse ilerlesin sonunda hüsrana uğrayacaktır. Çünkü bu ilerleme güzellikten, yani kozmik-ilahi amaçtan uzaklaşacaktır.

Durağan olan ve 13,7 milyar yıl önce ‘’Büyük Patlama’’ ile genişlemeye başlayan evrenimizde  ‘’entropi‘’ artmaktadır. Yani düzenden, düzensizliğe doğru bir akış söz konusudur.

Büyük patlama sonucu bozulan denge sonucu, ortaya çıkan karşıtlıklar, kendi aralarında rekabete girerek bulundukları evrende alan kazanıp söz sahibi olma yarışı başlatmışlardır. İnsanın doğal yapısında da yer alan bu özellik, iyi-kötü, doğru-yanlış, sıcak-soğuk vs. gibi karşıtlıklarla sürekli bir devinim sürdürmektedir.

Evrenin küçük bir noktasında,  kendisine bilinç verilmiş insanoğlu ise, Dünya üzerinde sürekli yenilenen nesilleriyle kurulmuş bir düzeni devam ettirmeye çalışmaktadır.

İnsanoğlunun yaratıcısı, bu eserine kendisinde bulunan yeteneklerden de katmıştır. Dolayısıyla insanoğlu, evrenin ve yaratıcısının küçük bir modeli olup, diğer varlıklar nezdinde de önemli bir konum elde ederek, kutsallık kazanmıştır.

Bu kozmik ve İlahi plana dâhil edilip izlenen İnsanoğlu, kendisine emanet edilen kutsal bedeninde, kendi kutsal mabedini keşfederek, diğer insanlarla birlikte bir ‘’İnsanlık Mabedi’’ oluşturabilirse, ülküsüne ve amacına varmış olacaktır.

İnsanın kozmik-ilahi planı algılayabilmesi için öncelikle kendini keşfetmesi gerekmekte ve bilincinde atıl olan kapasiteleri aktif hale getirmelidir.

Ünlü Hint düşünürü Jidda Krishnamurti dyor ki ; ‘’Bilim adamları çevrelerini saran maddesel dünyayı araştırmak için, fiziği zorluyorlar ama hep dışarı doğru deviniyorlar. Oysa insan içe doğru devinmeğe başlarsa,  benliğinin de madde olduğunu görür. Çünkü düşünce de maddedir.

Bir insan olgudan olguya geçerek içeri doğru devinirse, o zaman maddenin ötesinde olanı keşfetmeğe başlar. Maddenin içinden geçerek onu aşarsa, salt hakikati bulur. ‘’

Kendini keşfederek bulan insan ancak bu şekilde; ‘’Ben, sen, o yok, biz varız’’ diyerek kendisinin de evrenin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve  onunla aynı  kaderi paylaştığını, evrenle birlikte devindiğini idrak edebilecektir.

Aradığı hakikatin çok uzaklarda değil, kendi bilinci içinde gizli olduğunu keşfedecek ve V.I.T.R.I.O.L. olarak kodlanan ’Visita İnteriore terrae, Rectificando Invenies Occultup Lapidem’’  (Yerin altını ziyaret et, gizli taşı bulmaya çalış) cümlesindeki sırrı anlayacaktır.

Yerin altındaki bu gizli taş aslında bizim egolarımızı, bencilliklerimizi, hırslarımızı ve tüm maddi ihtiraslarımızı sembolize etmektedir. Bu taş, tüm kozmik-ilahi varlığımız üzerinde baskı yapan bir ağırlıktır.

Öyleyse bu taşı bulup parçalamalıyız. Bilincimizi sınırlayan, özgür düşüncemizi zincirleyen, bizi ön yargı ve taassuba mahkûm eden şartlanmalardan kurtulmalıyız.

Bunu yapmamız da yetmez, canlı cansız tüm varlıklarla birlikte  evrenin  birliği ve bütünlüğünü oluşturan ayrılmaz bir parçası olduğumuz  bilinciyle, insanlık mabedini kurmak üzere,  uygun olan tüm bilinçleri bu amaca yönlendirmeliyiz.

Bu evrendeki varlığımızı sorgulayarak her türlü eylemimizde, Kendi içsel aynamızda kendimizle yüzleşmeliyiz. Bu yüzleşmede;

Aklımızı, varlığımızın yasama organı, kalbimiz ve vicdanımızı, yargı organı ve uzuvlarımızı, icra organı olarak düşünebiliriz.

Kendini keşfederek, bilincindeki dogmaları parçalayan ve özgür düşünebilen insanoğlu, içinde bulunduğu bütünlüğün her parçasını da bağlı olduğu zincirlerden kurtararak özgürleştirmek üzere çaba harcamalıdır.

Aksi takdirde bilinçleri tutsaklıktan kurtulamamış olan çoğunluk karşısında,  elde ettiği kendi özgürlüğü de baskı altında kalacak, belki de yok olacaktır.

Kendini bilen ve kendini keşfederek, bilincindeki taşı bulup parçalayan, kendisiyle yüzleşen insan, aydınlanmış insandır. Bu konuda bir şiirimi sizlerle paylaşmak isterim.

AYDINLANMA

Nasıl anlatsam bilmiyorum

Düşündükçe şaşırıyorum.

Dün akşam bir haller yaşadım

Aydınlanıverdi sonra aklım.

Yarı uykulu yarı uyanık

Oda oldukça karanlık

Belleğim hafif açık

Düşüncelerim dağınık

Uzanmışken yatağa

Bedenim sıyrılıverdi havaya

Hafiflemiştim birden

Önümdeydi tüm evren

Birden etrafımı ışıklar sardı

Duygularım berraktı

Bir ses duydum derinden

“Hoş geldin meclisimize bedenden”

Ben şaşırmış korkmuştum

Boşlukta duran bir ruhtum.

 

“Korkma ey can! “ dediler

Önüme bir sofra serdiler.

“Bu akşam toplandı canlar meclisi

Davetliler alacak dersi.”

“Korkuyorum sizlerden” dedim

Ve istemeden geriledim.

“ Can kendinden korkar mı?

Yoksa seni korkutan hocalar mı?

Biz yalnız sevgi veririz

Sevgiyle sizi esirgeriz.”

Biraz kendime güvendim;

“Ya günah, cennet, cehennem” dedim.

“ Onlar sizin dünyanızda

Zaten yaşıyorsunuz bunları aranızda.

Güç akılla kullanılmalı

Yanına güzellik katılmalı

Düşünürken inanmalı

İnanırken düşünmeli.

Sen düşünmezsen kendini

Başkası düşünür senin geleceğini.

İnancını güç olarak kullanır sana

Korkuların atar ruhuna sopa.

 

O günah, bu yasak, şu haram

Sırtından sağlanır makam

Oysa var bir hazinen

Akıl ve hikmet düşüncen

Tart, ölç, biç, araştır

Kitapları karıştır

Bak evinde var bir kedin

Ona her gün emek verdin

Tapıyor mu bu yaratık sana?

Onu sıkıştırmayı sınasana

Nasıl ısıracaktır seni

Bir düşün eski kavimleri

Tapmıyorlar mıydı kedilere

Ve şimdi de ineklere.

 

İnsan denilen hayvandan

Hayvanlar daha doğal inan.

Onlar biliyor yaratanı

Var bu evrenin ulu bir mimarı.

Tekbir varlığa tekbir getiriyorlar

Onun varlığında yaşıyorlar,

Araya aracı koymuyorlar,

Yaratanı seviyorlar.

Sen de kır dogmalar düşüncesini

Aldın mı bu akşam ki dersini ?”

Gönlüm kuş gibi havalandı

Bedenim ruhumu karşıladı

Silkinerek uyandım

Bu sabah aydınlandım.
Mustafa Süreyya SEZGİN
İstanbul, 04.10.2004

‘’Kendini Bil’’ öğretisi ilk çağlardan bu yana değişik düşünce ve inançlarda vurgulanmış ve insanlığa damgasını vuran kişilerce dile getirilmiştir.

Hz. Muhammed şöyle demiştir; ‘’Kendini Bilen Rabbini bilir.’’

Bir Fars dörtlüğünde ise şöyle denmektedir :

O ki, bilmiyor ama biliyor bilmediğini; çocuktur, onu eğitin/yetiştirin.
O ki, bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini; cahildir, ondan uzak durun.
O ki, biliyor ama bilmiyor bildiğini; uykudadır, onu uyandırın.
O ki, biliyor ama biliyor bildiğini; bilge kişidir, onu izleyin.

Burada ünlü ozanımız Yunus Emre’den de söz etmeden geçemeyeceğiz. Hepinizin bildiği şiirinden bir dörtlükte, ünlü şairimiz bakın ne diyor;

 

‘’İlim, ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır.’’

 

M.Ö. V. Yüz yılın ortalarında insan hakkında ilk defa fikir yürüten Sofistler “Her şeyin ölçüsü insandır” diyorlardı. Protagoras’ın da “İnsan her şeyin ölçüsüdür.Var olan şeylerin varoluşunun, var olmayan şeylerin var olmayışının ölçüsüdür” sözü ünlüdür.

Mevlana’ya göre insan, bu dünyada geldiği yüce âlemin özlemini çekmekte ve bu âlemdeki varlığının nedenini aramaktadır.  Kendini keşfettiğinde ise, gerçek varlıkla bütünleşmekte ve kusursuz varlığa (İnsan-ı Kâmil) dönüşmektedir. Mesnevisinde de İnsan-ı Kâmil’i, gerçek vatanı olan kamışlıktan koparılmış ve devamlı surette orayı anan ney ile sembolize etmiştir.

Buraya kadar anlattıklarımızdan amacımız yalnızca ‘’Kendini Bil’’ düşüncesine ufak da olsa bir ışık tutabilmek ve bu konuda düşüncelerinizde bir kıvılcım yakmaktı. Gördüğünüz gibi konunun derinliği oldukça fazla ve bu konuda ilk çağlardan bu yana birçok ünlü kişi tarafından söylenmiş, yazılmış birçok yorum var.

Dünyamızın ve hatta evrenimizin özlediğimiz düzeni için, herkesin kendi bilincine gömülü olan saklı taşı bulup parçalayarak, düzensizliğe doğru akan yaşamımızı insanlığın denetimi altına alabilmesini Evrenin Ulu Mimarından dilerim.

 

Kendini Bil

sunum-indir

One thought on “Kendini Bil

  1. “İnsanla Kur’an birbirinin ikizidir” diyor bir hadis. “En-El Hak” derken Hallac-ı Mansur, ” Kendimi tesbih ederim ” demiş Bistami. Yaratıcısı ise “eşref-i mahlukat” Bu yüzden bir sır okyanusuyuz hepimiz. Sırra eriş macerası “İçe yani Öze yolculuk”la başlar.
    Tüm paylaşımlarınız için sonsuz teşekkürler Mustafa Süreyya Bey.
    İhsan Figen 07/12/2015 Nazilli-Aydın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>